Altan Çelem ve Alp Tamer Ulukılıç Sergisi Ardından Düşünceler

Geçtiğimiz Mart ayı boyunca Ankara Helikon Sanat Galerisi’nde sergilerini izleme fırsatı bulduğumuz Alp Tamer Ulukılıç ve Altan Çelem sergisi, günlük hayatın var olan ancak sıradanlaştığı için hayatın içinde kaybolan gerçeklikleri, sanatçıların kendilerine ait dünyalarında –konuya bakış ve üslupsal anlayış-, mevcut hassasiyetleri ile yorumladıkları çalışmalarından oluşmaktaydı.

Sergi mekânının girişte sağ kısmında yer alan salonu Alp Tamer Ulukılıç’ın yağlıboya çalışmalarına ayrılmıştı. Salona girer girmez sizi sessiz sedasız haliyle genç bir erkek karşılamaktaydı. Genç erkek kompozisyondan çıkarılıp tek başına ele alındığında sakin bir durum yansıtır. Hâlbuki kompozisyonun bütünü değerlendirildiğinde sanatçının, sakin gencin karşıt ruh hallerini vurguladığı bazı üslupsal detaylara yer verdiği görülür. Sanatçı, gencin bedenini mekânın içinde yoğun renk kullanımı ile kaybetmiş yüz’e sağdan verdiği ışıkla odaklanmıştır. Yüz, aydınlanan ve daha net algılanan kısım ile gölgede kalan daha karmaşık ve “karanlık” iki kısımdan oluşur. Karmaşık olarak adlandırılan kısım rastgele fırça vuruşları, yoğun boya kullanımı ve gri, mavi, pembe gibi renk seçenekleriyle Matisse’in “Bayan Matisse” tablosunu andıran serbest bir yaklaşım yansıtır. Yüz’ün arka fonu yani mekânının -ki burası renkle tanınmaz hale getirilmiş bir mekândır- ışık alan kısmı rastgele atılan fırça vuruşlarıyla sarı ve aralarında yer yer küçük yeşil tuşlarla verilmiş, gölgede kalan kısmında ise yine aynı anlayışla sürülmüş kırmızı ve yeşil renklerle bunların aralarında yer alan küçük beyaz, sarı ve yeşiller -tonları- den yapılmıştır. Sarılar, kırmızılar ve maviler coşkuludur ancak bunlar mutluluğun değil fırtınaların coşkusunu yansıtır. Aralarda yer alan koyu renkler ve boya sürüşü ise bu fırtınayı koparan en önemli öğelerdir. Bu resimden sonra fırça vuruşlarının daha dingin olduğu, renklerin rafine edildiği gerçekle- hayal arasında bir mekân içinde konumlanan çeşitli figürlerin olay örgüsü yer alır. Gerçekle- hayal arası olarak tanımlanan mekân hafif karanlık içinde göl kıyısından arkaya doğru derinleşen ormanlık bir alandır. Bu alan içinde Alp Tamer Ulukılıç’ın çalışmalarında vazgeçilmez bir öğe olarak tanımlayabileceğimiz kadın vardır. Bu kadın bazen varlığından sıkılmış, sessiz bir bekleyiş içinde tek başına kıyıda otururken, bazen kadın erkek ilişkisi içinde irdelenmek üzere ona eşlik eden erkek figürlerle, bazen de anne imgesi ile çocuklarıyla resmedilmiştir. Sözkonusu doğa içerisinde melek olup uçan kadın figürünü de görmek mümkündür. Ulukılıç’ın anlaşılacağı üzere toplum içinde kadına yüklediği anlam büyüktür ki onu kanatlandırıp gökyüzüne uçurmuştur. Kadın erkek ilişki içinde kadın ana figür olarak kendini belli eder diğer figürler konuyu desteklemek adına yapılmış detaylardır adeta. Göl kıyısında yaptığı korkuluk ile konuyu çevreleyen ve yeni bir mekân yaratan Ulukılıç, burada kadın ve büyük olasılıkla kocasını temsil eden takım elbiseli olan figür arasına koyduğu maskeli şahısla evli çiftlerin aralarına giren erkek ya da kadın bir üçüncü şahsın varlığına işret eder. Özel alanlarında -ki bu da doğa içinde yeniden korkulukla tanımlanan mekan- aralarında var olan bu durumu ikisi de bilmeden yaşar yani görünürde beraberlerdir ancak gerçekte aralarında bir başkası mevcuttur. İçsel fırtınalar, bireylerin rutin içinde yaşadıkları ekstra durumlar açıkça anlatılmak yerine gizli, hayal ya da rüya gibi aktarılır. Bunların en iyi bir diğer örneği ise yine mekânın yoğun ve birbiri içine girmiş fırça darbeleri ve renk çeşitleriyle kaybolduğu kalabalık kompozisyonda mevcuttur.

Biri küvette yatan çıplak kadın ile diğerleri ayakta üç kadın ve boşlukta bir bebekten oluşan kompozisyonda mekâna ait tanımlanabilen bir öğe yoktur. Küvet vardır ama banyo yapan yoktur ayrıca burası banyo olamayacak kadar da kalabalıktır. Kadınlardan birinin eline bir diğerinin de başına konmuş kuşlar mevcuttur ancak burasının doğadan bir kesit olmadığı da aşikârdır. Bazen elbiseye dönüşmüş, bazense bedenle kaynaşmış arka fon kırmızı, sarı, mavi ve kahvelerle oluşturulmuş ve figürlerin mekâna dağıtımı adeta önden arkaya doğru giden üç platform üzerine yapılmıştır, elbette ki renklerle. Kadınların her biri farklı yönlere bakar ve birbirlerinden habersiz bir tavır içinde resmedilir. Belki de buradaki bir tek kadındır ancak gün içinde değişen rolleri katmalar haline getirilerek verilmiştir: eş ve iş kadını gibi daha bireysel bir duruştan anne ve ev hanımı gibi daha domestik ve çoğul bir kimliğe uzanan rol dağılımı. Bu çalışmalarda mekân gibi zamanda tanımlayabileceğimiz türden değildir. Kısaca Ulukılıç kullandığı renkler, boya sürüşü ve yansıt/tığı/madığı mekân-zaman anlayışı ile resimlerinde özgün bir yapı yakalamıştır.

Girişte solda yer alan diğer salonda ise Altam Çelem’e ait yağlıboya resimler yer almaktaydı. Çelem’in yapıtları ise mekânı ve zamanı tanımlayabildiğimiz günlük hayattan alınmış direkt anlatımlardır. Çalışmalar arasında market, kahve önü, havuz, otoyol, ders gibi günlük yaşamdan alınmış gerçekliklerin yansımaları mevcuttur. Hayattan kesitlerin film kareleri ya da fotoğraf kareleri gibi resimsel kareye dönüştüğü hikayelerdir bunlar. Burada figürlerin yüzleri, mekânların detayları yoğun boya kullanımı içinde erimiştir adeta. Griler, maviler, beyaz ve kırmızılar sanatçının sıklıkla kullandığı renklerdir. Işık, boyanın içine karıştıran beyazla adeta vurgulanır. Derinlik etkisine de önem veren sanatçı izleyenin kendini içinde bulabileceği ölçüde öyküler seçer. İzleyeni yormadan izleyen üstünde estetik bir rahatlama yaratır.

Sonuç olarak sergi izleyende farkındalıklar yaratarak, izleyeni yormadan renksel bir şölen sunmuş Ankaralılara da 28 Mart’ta veda etmiştir.