Amerikan Rüyası : 1945–1960 Arasında Yoksulluktan Zirveye Çıkan Ressamlar

Avrupa, II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle her şeye yeniden başlamak istiyordu. Bu durum özellikle Almanya için geçerliydi. Faşizm, savaş ve Yahudi soykırımı tüm ahlaki değerleri kökünden sarsmıştı. Amerikan uçaklarının 1945 yılında Hiroşima’ya atom bombası atması da modern silahların sonuçlarını tüm dünyaya acı bir şekilde gösterdi.

Savaştan sonraki ilk on yıl, bu durumun yarattığı korku, tüm dünyada etkili oldu. Süper güçler Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği uzlaşmaz iki düşman olarak dünyayı ikiye bölmüştü ve ideolojik silahlara dayanarak soğuk savaş yaşanıyordu. Bunun doruğa ulaştığı 1950’lerde birçok kez Avrupa yine savaş tehdidi ile karşılaştı. Bu huzursuzluk ve kaos ortamı sanat alanında da yaşanmaktaydı. Nasyonal Sosyalistlerin yıkıcı faaliyetleri sanatı ve sanatçıyı da tahrip etmişti. Marc Chagall, Joseph Albers, László Moholy-Nagy, Piet Mondrian, Marcel Duchamp, George Grosz, Marx Ernst ya da Salvador Dali gibi önemli öncü sanatçılar faşizmin tehdidinden ve savaştan kaçmak için savaşın en zor ulaşabildiği yer olan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmişlerdi.

Tabii onlar şanslıydı çünkü tanınıyorlardı ve her alanda kendine yeni bir kimlik yaratmak amacında olan Amerika için kapılar onlara açıktı. Bir de bu göçe çocuk yaşta dâhil olan geleceğin sanatçıları vardı. İşte onlar zorluk içinde bir yandan vatandaşlık hakkı almaya çalışmakta bir yandan da yaşam mücadelesi vermekteydiler.

Amerikalılar Avrupa’nın sanattaki gelişimini, izlenimcilerden bu yana dünyanın tartışmasız sanat merkezi haline gelen Paris’i kıskanarak izliyorlardı. Kültür alanında mevcut boşluğu doldurmak ve New York Okulu oluşturmak için yoğun bir çaba içindeydiler. Sanatçılar bu nedenle özel teşvik görüyorlardı. Daha iyi şartlar, yeni hamiler söz konusuydu. Bu durumu ise en iyi şekilde Modern Sanatlar Müzesi’nin kurucularından Bayan Rockefeller’in sözleri açıklar:

“Çağdaş sanatçıları, hayatı boyunca bir somon ekmek alacak parayı bile bulamayan Van Gogh’un kaderinden korumak için…”

Bu amaç doğrultusunda 1929 yılında salt özel mali imkânlarla finanse edilen ve sadece modern sanat akımlarını hedefleyen bir müze kurulmasına karar verilir. Modern Sanatlar Müzesi’nin ardından Guggenheim Müzesi açılarak sanat hayatı hareketlenmeye başlar.

Bu yoğun çabalarla II. Dünya Savaşı sonrası sanat merkezi Paris’ten New York’a taşınmış olur. O zamana kadar uluslararası arenada kendine pek yer edinememiş olan Amerikan Sanatı, bu girişimlerin ve özellikle de savaş sırasında ABD’ye göç eden Avrupalı sanatçıların etkisiyle dünyada yetkin bir duruma gelir.

Estetik nedenlerden çok ideolojik nedenlerle her türlü nesneci, somut sanatı reddeden tüm dünyayı etkisi altına alan Soyut Ekspresyonizm ile ardından gelen sanat ve hayat arasındaki sınırı ortadan kaldıran Pop Art sanat akımı Amerika’nın bu öncü rolü üstlenmesinde önemli iki akım olur.

Peki, söz konusu akımların önde gelen sanatçılarının bir bölümü dünyaca ünlü bir isim olarak karşımıza çıkana kadar neyle yaşadılar?

Soyut Ekspresyonizm’in önemli isimlerinden Marcus Rothkovich yani Mark Rothko, 1903 yılında Rusya’da dünyaya gelir. 1910 yılında ailesiyle birlikte Amerika’ya göç eder. Güçlü Yahudi geleneklerine sahip olan aile, çocuklarını da bu anlayışla büyütür. 1913 yılında hiç beklenmedik bir şekilde baba Jacob Rothkovich vefat eder. Mark ise eğitimine devam edebilmek için gazete dağıtıcısı olarak çalışmaya başlar. Yarı aç zamanları olduğunu anlatan sanatçı, okulda başarılıdır ve on yedi yaşında mezun olur. Üniversite yıllarında ise aldığı burs yanında garsonluk ve kuryelik yapar. Bu yıllarda sanattan çok siyasetle ilgilenen Mark, okulu bırakır ve boş gezmeye başlar. Bir müddet sonra New York’a taşınan sanatçı giysi atölyesinde elbise kalıpları keserek hayatını idame etmeye çalışır. 1924 yılında ise Rothko, Art Student League’ne kaydolur ve bundan yalnızca iki yıl sonra sanatçı kendini ressam olarak tanımlar. Bu süreçte aktörlük, dekor tasarımcılığı ve grafikerlik alanlarında deneyimleri olur. 1929 yılında ise kiliseye bağlı olan Brooklyn Akedemi’de yarı zamanlı olarak hocalık yapmaya başlar. 1929 yılında başladığı hocalığı bundan sonra 30 yıl daha devam edecektir. İlk sergini aynı yıl Opportunity Galeri’de açan Rothko, 4 yıl sonra iki kişisel sergi ile sanat dünyasına girer. Jackson Pollock, Willem de Kooning ve Arshile Gorky ile tanışır. 1938 yılında Amerikan vatandaşı olur ve soyadını Rothko olarak değiştirir. 1945 yılında ise Peggy Guggenheim ile tanışır ve galerilerisinde (Art of This Century Gallery) sergi açar. Bu gelişme onun 1946’da San Francisco Sanat Müzesi’nde ve Santa Barbara Müzesi’nde sergi açmasını sağlar. Artık herkesin tanıdığı bir sanatçıdır ancak hala fakirdir. Boya almak için parası yoktur ve bu nedenle siyah ve beyaz cila kullanarak geniş soyut seriler yapar. Ancak 1950’lerin ikinci yarısında resimlerinin fiyatları yükselir ve ekonomik durumu iyileşir. 1958 yılında Venedik Bienali’ne çağrılır. Bu ardı arkasına gelen başarılar onu yine de mutlu etmez ve ciddi bir şekilde alkol kullanmaya başlar. Depresif ve nörotik hali gün geçtikçe daha da fazlalaşır ve resimlerinde de renk, form gibi estetiksel değerlerle değil basit insan duygularıyla ilgilendiğinin altını çizer. İki kere evlenen Rothko, 1970 yılında içinden çıkamadığı depresyon ile intihar eder. Hayatın zorluğu ve çektiği sıkıntılar dünyaca ün kazanmasına karşılık hiç bitmez.

Yaşam zorlukları yaşayan bir diğer önemli sanatçı Willem de Kooning’dir. 1904 yılında Rotterdam’da doğan sanatçı henüz üç yaşındayken anne ve babası ayrılır. Annesiyle kalan Kooning, annesi tarafından kötü davranışlara maruz kalır. 1916’da henüz 14 yaşındayken yerel bir firmada grafiker ve dekoratör olarak çalışmaya başlar. Geceleri de Rotterdam Sanat Akademisi’ne devam eder. 1924’e kadar eğitimine burada devam eden sanatçı 1926’da kaçak olarak Amerika’ya gider. Buraya geldikten üç gün sonra günlüğü 9 dolardan ev boyama işine başlar. Beş ay bu işle uğraştıktan sonra sanatla ilgili bir iş aramaya koyulur. Kısa sürede istediği işi bulur ve boya işinden günde 9–12 dolar kazanıyorsam resim yaparak günde en az 20 dolar kazanırım diyerek alacağı maaşı konuşmadan işe başlar. Bir hafta sonunda kendisine 25 dolar ödenir. Umduğundan fazla aldığı için havalara uçan Kooning, sonra öğrenir ki haftalık olarak toplam 25 dolar ödenmiş. Bu olay üzerine tekrar boya işine döner. 1924 yılında New York’dan New Jersey’e taşınan sanatçı burada grafiker ve tasarımcı olarak çalışmaya başlar. Tabelalar ve ayakkabı mağazası için vitrin tasarımları yapar. 1929 yılında Arshile Gorky ile tanışan sanatçı kısa bir müddet sonra Gorky ile atölye açar. Yaşamını sanatla devam ettirmek için o yıllarda hükümet tarafından sanatçıları desteklemek adına gerçekleştirilen Federal Sanat Projesi’ne katılır ve buradan az da olsa para kazanır. Fakat burada kaçak kaldığı için projeye devam edemez ve yine yaşamak için grafik işleriyle ve porte çalışmalarıyla uğraşır. Bir yandan da adını sanatçı olarak da duyurmaya başlamıştır. 1940’larda sergiler açar. 1950’de ise Venedik Bienali’ne davet edilir. 1951 yılında yaptığı “Excavation” isimli, çalışma Soyut Ekspresyonizm’in başyapıtlarından olur. 1962’de ancak Amerikan vatandaşı olan sanatçı, bundan sonra sıkıntı çekmeden yaşar ve yaşamını sadece sanatla geçirir. 1997 yılında da hayata veda eder.