Postfeminizm, “Kadın”lık, Querr Teori ve Çok Cinsiyetlilik

Postfeminizm, ideolojik bir bütünlükten çok bir evreyi tanımlamakta kadın olgusunu günün koşulları içinde yeniden yorumlamaktadır.

1990’larda Amerika’da sıkça kullanılmaya başlayan postfeminizm kavramı Susan Douglas’ın söylediği gibi -belki de- medyanın topluma yeni endüstriler uğruna enjekte ettiği içi boşaltılmış bir kavramdı. Çünkü Douglas’a göre “feminizm miadını doldurmuş muydu? Sorunlarını çözmüş müydü?”nün de ötesine geçiliyordu.

Öyle ya da böyle Postfeminizm 1960’lardaki kadın hareketinin kadınlara kazandırdığı hakların aşırılığından ortaya çıkmıştı. Post yapısalcı felsefenin “yapısöküm” fikri ile de kolayca şekillenmekteydi.

1990’larda medya, sanat ve bilim dünyasının ortaklaşa/karşılıklı tetiklemesi/hareketiyle kadın, hakları, kimliği, cinselliği ile yeni bir algılanış, yorum ve kimlik kazanmıştı. Artık kadın, erkekle eşit olmaktan çok kendi varlığını ortaya koymak istiyordu. Ünlü postfeminist teorisyen Luce Irigaray ve Héléne Cixous’un söylediği üzere kadının kendiliğine kavuşabilmesinin yolu da kadının özgürleşmesi ile gerçekleşebilirdi. Bu özgürleşme kadının erkek dilinden ve dünyasından kendisini bağımsızlaştırabilmesine ve kendi dilini kurabilmesine yardım edecekti.

Kendi dilini kuran kadın ise kadınları birer “kurban” olarak gösterildikleri feminist harekete karşı çıkıyor ve kurban olmadıklarını savunuyorlardı. Kadının seks simgeliğinden anneliğe varıncaya kadar geleneksel rollerine geri dönmelerinin faydalarına da dikkat çekiyorlardı. Ancak söz konusu yeni kadın ideolojisi, kadınların geleneksel rollerine çekilirlerken, aynı zamanda feminizm sayesinde elde ettikleri hakları da elden bırakmayacaklarına işaret ediyor ve aynen erk sahibi erkekler gibi, gerektiğinde agresif ve ezici bir biçimde toplum üzerinde baskınlaşabileceklerini de belirtiyorlardı.

Feminizm’in aksine postfeminizm kadınlara toplum içindeki duruşlarında çözümler önermedi ancak onlara var olan/hazır rol modeller sundu. Bilinir ki 90’larda tüm dünyayı etkisi altına alan Sex and the City dizisi ve dünyaya sunduğu kadın modelleri postfeminist yaklaşımın en elle tutulur sonucu/sunumu oldu. Burada yer alan Miranda Hobbes karakteri anne, eş, sevgili ve iş kadını olarak “örnek” ,“önerilen” yeni kadın rol modellerinden biriydi. Samantha Jones ise en çok konuşulan karakter olarak dikkat çekti. Çünkü Jones, özgür cinsel yaşamıyla bir erkek ile aynı düzlemde yer alabiliyor hatta bazen onunda önüne geçerek ondan daha güçlü bir pozisyon içinde değerlendiriliyordu. Kadın ilk kez bu karakter ile günahlarını sempatik bir şeklide sunabiliyor ve kaba tabiriyle erkekle dalgasını geçebiliyordu. 90’larda Amerika’da gerçekleşen Sex and the City çılgınlığı ile kadına “verilen” özgürlük İngiltere’de Tracey Emin’in confession art’ı (1) ile görünürlüğünü/sesini arttırmış kadınların eteklerindeki tüm taşlar dökülmüştü. Bu itiraflar dünya çapında yankı buldu ve sanatçının kısa zamanda hızla yol almasını sağladı. Sanat tarihinde ilk kez bir kadın sanatçı mahremini tüm çıplaklığı ile ortaya sermişti. Çalışmaları izleyen tarafından anlaşılabilecek düzlükteydi ve görebilmek için ne alt okumaya ne üst bir bilgiye ihtiyaç vardı. (Değerlendirmek elbette profesyonellerin işiydi) Herşey ortadaydı. Prezervatiften, içki şişelerine sigara izmaritlerinden, iç çamaşırlarına, oyuncaklara kadar iyi/ kötü, muzır/masum ne varsa oradaydı. Uyuduğu erkelerin isimlerinden oluşan çadırdan, yaptırdığı kürtaja dem vuran boş beşiklere kadar pek çok yerleştirme, kadınları bir kerte daha özgürleştiren ve özgüveninin tazeleyen referanslara sahipti.

Bir süre sonra Amerika ve Avrupa postfeminizmde LGBT (2) çalışmalarını da işin içine katarak olayı boyutlandırdı. Cinsiyet konusunda yeni teorilere imza atmış Amerikalı Profesör Judith Butler özellikle bu konudaki çalışmalarıyla başı çekti. Cinsiyet kimliklerine göre ayrım yapmaktansa, ne kadar çok insan varsa o kadar çok kimlik vardır fikri ile kimlikleri çoğalttı. Çok cinsiyetlilik kavramını gündeme getirdi. Fransız akademisyen Héléne Cixous’un psikanalitizin fallusmerkezci (fallosentrik) perspektifini eleştirerek tüm bireylerde kadının ve erkeğin bir arada bulanabileceğinden; her kadının içinde bir erkek, her erkeğin içinde de bir kadının var olabileceğinden bahsetmesi ise çiftcinsiyetlilik(bir anlamda çok cinsiyetlilik) kavramının ele alınmasını sağladı ve, erkek egemen bakış açısına sahip teorilere de alternatif getirmiş oldu. 2004 yılında Jenny Saville’ın yankı bulan çalışması Passage (Geçiş) bir beden de çiftcinsiyetin (çok cinsiyetliliğin), biraradalığın altını çizmekteydi.

Postfeminist söylemler Türkiye’de 2000’lerde yankı buldu ve daha “masum” bir çerçevede ele alındı. Önce çocuk da yaparım kariyer de sözleri sloganlaştı sonra tektaşımı kendim aldım ile kadın kendi kendine yetebileceğini söyledi. Görsel sanatlarda bunu dolaysız dillendiren hiç kuşkusuz Şükran Moral oldu. Kadınlara biçtiği özgürlük ve güç, videolarında ve dijital baskılarında bir kadına düşen 4 erkek mantığı ile ironik bir anlatıma dönüştü. Bu videoları kadını daha ikincil gören bir coğrafyada gerçekleştirerek yapılan işin anlamını kuvvetlendirdi. Harem anlayışını da sorguladı ve erkeklere tarihsel boyutta kafa tuttu. En son iki kadın sevişmesiyle Türkiye şartlarında cesur bir performansa imza attı. Artık kadın hem cinsiyle birlikte olmaktan zevk alabilen ve bunu sergilemekten de çekinmeyen bir kimlikteydi. Erkek egemenliği sona ermişti. Judith Butler’in Querr (3) teorisi ile de ilişkilendirilebilecek olan bu anlayış postfeminizmin Türkiye’deki açılımıydı. Konuyu sadece Moral’ın çalışmalarıyla sınırlandırmak olayı farklı noktalardan ele alan diğer sanatçılara elbette haksızlık olur. Örneğin, Kutluğ Ataman’nın Ruhumu Asla isimli video çalışması, çiftcinsiyetliliği sorunları üzerinden en iyi yakalayan çalışmalardan biri olarak değerlendirilmelidir. Örnekler çoğaltılabilir…

Kısaca; post-feministler, feminizm’in yarattığı olanaklar içinde, kimi zaman feminizm’in terminolojisini de kullanarak kadınlar için “özgür”, “her istediğinin yapılabildiği”, erkeklerle her anlamda boy ölçüşebildiği, ancak boy ölçüşülemediğini anlarda da topun hemen biyolojik farklılıklara atıldığı bir yaşamın mümkünlüğünden söz ederler. Postfeministler, kadınların haklarından söz ederken, kendilerinin feminist olmadıklarının da altını çizerler. Onlara göre feminizm eski ve yıpratıcıdır. Postfeminizm kadınlara bütünleşik bir ideoloji sunmadığı için her kadına/cinsiyete göredir. Bir kısmı kürtajı savunurken diğerleri kürtaj karşıtlarını destekleyebilir, bir kısmı kadınlara yönelik taciz suçlamalarında kadınların da suçlu sayılması gerekliliğini savunurken bir kısmı buna karşı gelebilir. LGBT çalışmalarıyla da ilişkilenmiştir ve artık geniş bir perspektiften konuya yaklaşırlar.

Ancak genel olarak post-feministlere göre her insanı farklı bir kimliktir ve mevcut varlığı/cinsiyeti içinde değerlendirilmelidir.  

Dipnotlar

1 İtiraf Sanatı  

2 LGBT: lezbiyen, gey, biseksüel, transeksüel

3 Queer teorisi, cinsiyetlerin ve cinsel yönelimlerin (eşcinsel, biseksüel, heteroseksüel) tanımladığı kimliklerin baskıcı olduğunu ve bunların -kimlik politikası yapanlarca- sınırlarının çizildiği kadar sabit ve net olmayabileceğini iddia eder.

Kaynakça:

Alison Stone (2006) Luce Irigaray and the Philosophy of Sexual Difference, Lancester University

Elizabeth Beck-Gernsheim, Judith Butler, Lidia Puigvert, Jacqueline Vaida, Joe L. Kincheloe, Shirley R. Steinberg (2003) Women and Social Transformation

Elizabeth Wright (2000) Lacan and Postfeminism, Totem Books

Judith Butler (1999) Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity, Routledge

Madan Sarup (1997)Postyapısalcılık ve Postmodernizm, Bilim ve Sanat Yayınları.